‘Kırmızı Oda’ Dizisi Neden Tuttu?

Trendlerin peşindeysek, ‘Kırmızı Oda’ dizisinin neden #trendingtopic olduğunu da masaya yatırmak lazım 🙂

Cuma akşamları TV 8’de yayınlanan dizinin izlenme rakamlarına bakarsak: YouTube kanalındaki izlenme sayısı: 220 Milyon! Televizyonda ise TV 8’in istatistiklerine göre hem total hem AB’de Kırmızı Oda tüm kanallar arasında #1 numarada!

Yaşanan gerçek hikayelerden esinlenerek uyarlanan “Kırmızı Oda” dizisinde, psikiyatri kliniğinde doktorların ve onlara başvuran hastaların hayatları ekrana geliyor. Hikayelerin gerçek kaynaklı olması ve Türkiye’nin sinesine çektiği bir çok travmatik ögeyi barındırması sebebiyle, hastaların hikayelerini dinleyen izleyici ile duygusal bir bağ kuruluyor. Bazen bir karakterde kendi yaralarınızdan bir iz görüyorsunuz, bazen ‘Nasıl insanlar var, bu yapılır mı?!’ diye kızgınlık duyuyorsunuz, bazen de izlediğiniz hastaya ‘Bunu kendine yapma’ diyerek sımsıkı sarılmak istiyorsunuz. Empati, öfke, hoşgörü gibi bir çok insani duyguyu sadece bir bölümüne bile öyle dolu dolu sığdırıyorlar ki. İşte, neden bu kadar tuttu sorusunun cevabı da burada yatıyor.

Covid-19’un hayatımıza girmesi iç dünyamızı çok çalkaladı. İlk #evdekal döneminde (Mart-Haziran 2020) hayatımızda belki de ilk defa kendimizle bu kadar çok vakit geçirdik. Durduk, düşündük: ‘Ben ne yapıyorum? Yaptığım işi seviyor muyum? Hayatımdan memnun muyum? Bu şehrin karmaşası dışında bir hayat mümkün mü? Ailem ve arkadaşlıklarımla görüşemiyorum, özlem ne zor bir şeymiş! Kıymetlerini biliyor muyum? Hayat pamuk ipliği gibi bir virüsün ucunda imiş, hakkını vererek yaşıyor muyum? Peki, bundan sonra ne yapacağım?’ gibi sorular aklımızda döndü durdu. Benim çevremden işini bırakan da oldu, Ege’nin bir kıyı beldesine taşınan da, eşinden boşanan da… İş – ikametgah – medeni durum: Ne kadar temel, insanın hayat akışını değiştirecek kararlar değil mi?

Kendi kendimize kaldığımız bu sürede bugünkü halimizi gözden geçirirken, geçmişi de masaya yatıracak çok vakit oldu.

Kendi kendimize kaldığımız bu sürede bugünkü halimizi gözden geçirirken, geçmişi de masaya yatıracak çok vakit oldu. ‘Nerede hata yaptım? Neden bu başıma geldi? ve bir çok keşke cümlesi…

Kendimizle yüzleştiğimiz, maddi kaygılarla ve gelecek belirsizliği ile cebelleştiğimiz bu dönem pek çoğumuz için kolay geçmedi. Yılın 3. çeyreğinde, bitse de kurtulsak diye umduğumuz Covid-19 virüsünün tekrar alevlenmesi hepimizin zaten sıkkın olan canını daha da sıktı. Bu kış da belli ki evde geçecek. İşimden olur muyum, nasıl geçinirim endişesi toplumumuzun içini kemirmeye devam edecek. Hayat daha iyiye gidecek mi konusunda pek de ümitli olunmayan işte bu günlerde Kırmızı Oda yayına girdi.

Dizinin üç alanda fayda sağladığını düşünüyorum. Birincisi: Ruhu yaralı ve yorgun bir çok birey var, yalnız değilim duygusunu kuvvetlendirdi. ‘Sadece bende değil, bak onda da var’, ‘İnsanların başına neler geliyor yahu, halime şükür’ düşüncesinin insan psikolojisi üstünde rahatlatıcı bir etkisi var. İzleyiciye bu iyi geldi. Daha fazla hasta hikayesi, daha fazla empati ve şükür demek, yani izlemeye devam!

İkinci faydası da klinikteki psikiyatristlerin travmaları değerlendirişlerini ve tedavi süreçlerini gözlemleyebileceğimiz çok fırsat sunuyor olması. Arkadaşlar arasında konuşurken bile ‘geçen bölümde çöp biriktiren bir hasta vardı. Meğer altında şu sebep yatıyormuş’ gibi yorumlar yaparken buluyoruz kendimizi. Bu anlamda psikolojik rahatsızlıkları bulunan insanlara daha hoşgörülü ve empatik olmamız açısından topluma katkı sağladığını düşünüyorum.

Üçüncü faydası da toplum gözündeki ‘psikiyatri = deli doktoru’ önyargısını kırmaya hizmet edişi. Araştırma yapılsa, eminim ki dizinin etkisi ile psikiyatrist ve psikolog randevularının arttığını gösterirdi bize.

Araştırma yapılsa, eminim ki dizinin etkisi ile psikiyatrist ve psikolog randevularının arttığını gösterirdi bize.

Normalde makalelerimi ciddi üslupta öngörülerle bitiririm. Bu sefer işi mizaha vurmak istiyorum: İnternette gördüğüm caps’ler ile bitiriyorum:)


Eğitim ve Konuşma Başlıkları


Marka & Mobil App’te zirve: Gucci

Marka, lüks, mobil uygulama kombininde şampiyonluk kupası Gucci’nin hakkı! Buna kimsenin itirazı olmayacaktır. Bir markanın app’ının nasıl olursa tüketicinin ilgisini çeker, markasına dair bilgi verir, uygulama içinde vakit geçirtir, uygulama sonrasında da etkisi devam eder; bütün bunların örneğini görmek için Gucci App‘ı telefonunuza yüklemenizi öneririm.

Neden mi? Çünkü kuru kuru koleksiyonunu göstermekten çok öteye geçiyor Gucci. Virtual try-on AR (Augmented Reality / Artırılmış Gerçeklik) ile ayakkabılarını, güneş gözlüklerini ve bir çok ürününü deneyebiliyorsunuz. Vasat bir deneme de değil bu, Gucci Sneaker Garage’ı (Arcade tab’i altında) deneyince göreceksiniz.

Arcade tab’inde gaming ile ürünlerini ve Gucci ikonlarını ustalıkla biraraya getiriyor. Örneğin Bloom parfümlerini celebrity’nizi seçerek oynadığınız bir oyunla deneyimliyorsunuz. Gucci’nin uğur böcekleri de başka bir oyunun teması.

Bunun yanı sıra daha bir çok eğlendirici uygulama var Gucci app içinde. Örneğin wallpaper’lar arasından beğendiğinizi telefonunuza ekran arka planı yapabilirsiniz. Gucci rujlarının renklerini AR teknolojisi ile dudaklarınızda görebilirsiniz. Gucci’nin yeni koleksiyonları hakkında (kısa ve boğmayan) bilgi alabilir, ürünleri inceleyebilirsiniz.

ÖNGÖRÜ

Aslında Gucci’nin nihai amacı kıyafetlerini satmak değil mi? Lakin app’ta göreceksiniz ki kıyafetler asla ön planda, gözünüze sokulmuş şekilde değil, aralara serpiştirilmiş halde görüyorsunuz. Uygulamayı kullanan tüketicisi, potansiyel tüketicisi, marka severi ve/veya imrenicisi diyelim; uygulama içinde gezerken markaya ait üründen çok daha fazla şeyle karşılaşıyor. Ve kesinlikle eğleniyor! Oyunlar oynuyor, beğendiği ürünleri deniyor, Gucci’nin çalma listelerini ve podcast’lerini dinleyebiliyor, DIY (Do-it-yourself / Kendin Yap) kısmında ürünleri kendi zevkine büründürebiliyor, defileleri izleyebiliyor, ‘Gucci Garden’ ile Gucci atmosferinde sanal bir gezintiye çıkabiliyor, indirdiği ekran arka planı ile sonrasında da etkileşime devam ediyor. Apple Store’da uygulama sayfasına gittiğinizde kullanıcının uygulamayı ne kadar sevdiğini ve methiyelerde bulunduğunu göreceksiniz.

Sizce kaç marka bu kadar başarılı bir uygulamaya imza atabiliyor?

Marka yöneticileri için şapkayı önüne koyup düşünme vakti! Marka için tasarladığınız uygulamanızın amacı ne: Sadece ürün ve hizmetleri tanıtmak, satış yapmak mı? Kullanıcının deneyimine bir anlam, fark katıyor mu? Markaya duyulan sevgi ve bağı güçlendiriyor mu? Kullanıcının uygulama içinde daha uzun süre kalmasını teşvik ediyor mu? Pandemi ile gelen hastalanma, sevdiklerine bir şey olma korkusu, ekonomik sıkıntılar, evden çalışma düzeninin getirdiği zorluklar, geleceğin belirsizliği ve benzeri, 2020’nin zorlayıcı dinamiklerinde mutlu anların özlemini çeken tüketiciye nefes aldırıyor, eğlendiriyor, anlık bile olsa onu zorlu hayat şartlarından çekip çıkarabiliyor mu? Bu sorulardan birine bile cevabınız ‘Hayır’ ise uygulamanızı iyileştirme vakti için ziller çalıyor demektir!

2020 Black Friday Online Alışveriş İstatistikleri

İyzico, Black Friday’de gerçekleşen online alışveriş istatistiklerini paylaştı. Digital Age‘den aldığım istatistiksel verileri sizlere kolaylık olması dileği ile tek tek listeledim. Aşağıdaki linkten pdf’i indirebilirsiniz.


Eğitim ve Konuşma Başlıkları


Spotify’dan Yeni Hamle: Story

Facebook, Instagram, LinkedIn, YouTube, Twitter yapar da Spotify niye eksik kalsın? Spotify Story fonksiyonunu test ediyor.

Tam dönemi olan ve çok dinlenilen Christmas Hits Playlist’inde yer alan sanatçılar (Jennifer Lopez’den Kelly Clarkson’a) çalma listesi sayfasında story’lerini paylaştılar.

ÖNGÖRÜ

Sosyal medyanın dev platformları sundukları hizmetlerde ayrışan özelliklere sahipler: LinkedIn: iş çevresi ile bağlantı, Facebook: eş dostla iletişim, Instagram: Influencer’ları takip, Twitter: ekonomik ve politik gündemin nabzını tutma gibi… Her biri konumlandıkları bu alanlara nitelikli fonksiyonlarla liderlik etseler de hepsinin ortak fonksiyonu Story haline geldi. Sormaktan kendimi alamıyorum: ‘Gerçekten de Story’nin her platformda olmasına gerek var mı?’ Instagram’a çok yakışıyor, Facebook’a da öyle. LinkedIn ve Twitter da belki ama Spotify’ı sorguluyorum.

Gerçekten de Story’nin her platformda olmasına gerek var mı?

Spotify’ın içerik sağlayıcısı olan müzik sanatçıları zaten Instagram’da aktifler: Story, Reel, post, boomerang, IGTV, Live gibi tüm fonksiyonları etkin kullanıyorlar. Hayranları ile birebir iletişim halindeler. Spotify aynı sanatçılara kendi platformunda Story fonksiyonunu sunduğunda daha farklı ne yapmalarını bekliyor? ‘Herkes yapıyor, ben de yapmalıyım!’ motivasyonundan öte sisteme ne kattığının altı maalesef boş. Henüz bilmediğimiz, kurgulanacak yeni stratejilerle zaman içerisinde fark yaratan bir fonksiyona dönüşebilir. Lakin şu anki hali ile bilineni tekrar etmekten öteye geçmiyor.

Hepimiz aynı anda birden fazla sosyal medya kanalını aktif olarak kullanıyoruz çünkü biliyoruz ki kişisel ve profesyonel olarak sosyal medyada aktif ve görünür olmak kişisel markamıza artı yazıyor. Dolayısıyla da vazife gibi sosyal medyada aktif olmaya emek ve zaman harcıyoruz. Bazen her kanal için aynı bazen de her kanal için ayrı içerik paylaşıyoruz. Dikkat çekecek görsel seçmek, kanalın görsel boyutlarına ölçeklemek, uygun metni yazmak, erişimini arttıracak hashtag’leri belirlemek, ilgili kişiyi veya kurumu tag’lemek… Bunun Instagram’ı, Facebook’u, LinkedIn’i, nice kanal sayısı ile çarpınca etti mi size her kanala sadece bir adet post girmek için minimum günde 1 saat. Bir de buna story’ler eklenince, yük üstüne yük. Buna vaktiniz ve enerjiniz var mı?

Sunulan hizmet kullanıcının yaşamını kolaylaştırmıyor, katma değer sağlamıyorsa, hayatın harala gürelesinde kendine yer edinemiyor. Şirket tarafından ‘platformumda daha çok vakit geçirsin’ arzulanırken, kullanıcı gözünde ‘buna vakit ayıramayacağım‘a dönüşebiliyor.


Eğitim ve Konuşma Başlıkları


Araçsız Şehirler: ‘Car-Free Blocks’ Trendi

Belçika’nın güzel yöreleri Ghent ve Brugge’ü gezdiğimde şehrin içinde ne kadar çok alanın araç trafiğine kapalı olduğunu görmüş, yaşadığım şehir, İstanbul’da bırak sokakta araba olmamasını, kaldırımlara dahi çıkan arabaları düşünüp iç geçirmiştim. Avrupa’nın bir çok şehri: Barselona, Amsterdam, Brüksel, Oslo, Helsinki, Paris şehir içinde seçili bölgelerde alanlara araçların girmesini ve park etmesini yasakladı.

Ghent, Belçika

Trafiğe kapalı, sadece yayanın ve bisikletlilerin kullanımına açık alanların şehre bir çok faydası var. Örneğin Ghent’te öncesinde trafiğe açık olan alanlarda insanların araçların CO2 salınımından ve trafik uğultusundan rahatsız oldukları için cafelerde dış mekan masaları tercih etmediği, iç mekanda oturmak istemeyenlerinse cafelere girmediği gözlemlenmiş. Şehir merkezinin araç trafiğine kapatılması hem bireylerin sosyalleşmesine ve esnafın işlerine olumlu katkıda bulunmuş.

Bir diğer fayda ise şehir sakinlerinin bir çok rotaya aracı ile girememesinden dolayı, araba sahibi olmaktan eski faydayı alamayarak araçlarını satıp, toplu taşımaya, bisiklete veya paylaşımlı araç sistemine geçmeleri olmuş. Araçların karbon izinin doğaya zararını göz önüne alınca Ghent’teki araç kullanımının %55’ten %27’ye düşmüş olması iklim değişikliğine karşı kazanılmış bir zafer sayılmaz mı?

Üstelik trafiğe kapatılan alanların yürüyüş yapılabilecek parka, piknik yapılabilecek ağaçlık alana veya sosyal aktivite merkezine dönüşmesi halkın sağlığına ve psikolojisine olumlu yansıyarak, bireylerin yaşam kalitesini yükseltiyor.

Şehirlerdeki araçsız alanlar trafiği, gürültüyü ve CO2 salınımını azaltırken, insanların iyi yaşam kalitesini yükseltiyor.

Bu konuda en başarılı şehir uygulamalarından biri: Barselona! 2016’da başlattıkları araçsız ‘Superblock’lar, çok yakında şehir merkezindeki 21 sokağı daha kapsayarak 33.4 hektarı daha yayaların kullanımına açacak. Barselona araç trafiğine kapanacak sokakları ağaçlarla donatarak hem şehrin yeşilliğine katkıda bulunacak hem sokaklarda dolaşanlar için ağaç gölgesi ile serinlik katacak hem de şehre daha fazla oksijen kazandıracak. Keşke güzel Türkiye’mizin eşsiz şehirlerinde de benzer uygulamaları sıkça görsek, değil mi?

”Amerika’da -araç sayısının 8 katına denk- 2 milyar araçlık otopark alanı mevcut. İhtiyaç dışı otopark alanları konaklama, sosyalleşme ve yeşillendirme ile halka ve doğaya faydaya dönüştürülebilinir.”

MEHMET KEREM TAŞ
TÜRKIYE YAPAY ZEKA İNISIYATIFI’NIN DÜZENLEDIĞI ‘OTOMOTIV VE YAPAY ZEKA’ KONUŞMASINDAN ALINTIDIR.

ÖNGÖRÜ

Pandemi esnasında Covid-19 buluşma riskinin daha fazla olması sebebiyle toplu taşıma kullanımı azalırken; küçük araçların satışı arttı. Yakın mesafelere açık havada yürüyerek gitmek tercih edilir oldu. Er ya da geç pandemi bitip de günlük hayatlarımıza döndüğümüzde toplu ulaşım tekrar hareketlenecek. Lakin kapalı alanda, yakın mesafeli insan yoğunluğu, salgın döneminin ‘duygusal kalıntısı’ olarak huzursuz hissettirecek. Dolayısıyla salgın sonrasında daha ferah alanlarda, otomobil, otobüs, tramvay, metro gibi toplu ve binek araç trafiğinden bağımsız istenilen yere ulaşabilmekte: yürüme ve bisiklet alanlarına ihtiyaç artacak.

Pandemi sonrasında ortaya çıkacak bu ihtiyacı öngören ve aksiyon planlayan şehirlerden biri: Londra. Londra metro ağı günde 2 milyon insanın ulaşımını sağlıyor. Bu yoğunluğun bir kısmının yürüme veya bisiklet alternatiflerine kaydırılması şart. Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan özellikle iş insanlarının rotası olan finans bölgesinde araçsızlaşmayı başlatacaklarını belirtiyor. Buna ek olarak ‘London Cycling Campaign’ gibi platformlar Londralıları bisiklet kullanmaya teşvik etmek için kolları sıvamış durumda.

Londra’nın vızır vızır işlek caddesi Oxford Street için Camille Walala’nın araçsız, yaya alanı tasarımı

Eğitim ve Konuşma Başlıkları


Elon Musk ve Uzay Turizmi

Elon Musk’ın Mars’ta yaşam vizyonunda 2050’de 1 milyon insanın temelli yerleşimi bulunuyor. Bu vizyonun ilk adımı dünya atmosferini replike eden cam fanus içinde yerleşim olarak öngörülüyor. Vizyonun en uzak ucunda ise ‘Mars terraform’ bulunmakta; Mars’ta yaşam şartlarının herhangi bir koruma gerektirmeden dünya canlılarının yaşamına elverişli olması. Musk, Mars’ta yaşamın bu mümkünlükte olmasına kendi ömrünün muhtemelen yetmeyeceğini de üzülerek belirtiyor.

Elon Musk’ın Twitter’da @astronomiaum’a verdiği cevap – 18 Kasım 2020

10 Kasım günü NASA’dan SpaceX (ve de insanlık:) için müthiş bir haber geldi: NASA Falcon 9 ve Crew Dragon’u ‘insan taşımacılığına uygun ticari uzay sistemi’ olarak sertifikalandırdı. Defalarca kullanılabilir olma özelliği ile Falcon 100. seferini geride bıraktı.

Araç tek seferde Mars’a 100 yolcu veya 100 ton kargo taşıyabiliyor. İlk seferinden itibaren Mars’a insan taşımış olduğunu varsayarsak, 10.000 sivil çoktan Mars’a ayak basmış olacaktı. Düşüncesi bile çok etkileyici değil mi?

ÖNGÖRÜ

UBS’in öngörüsüne göre uzay endüstrisinin 2030’daki büyüklüğü 805 Milyar $ olacak. Endüstrinin bireye yönelik uzantısında 3 Milyar $ sektör öngörüsü ile yepyeni bir iş modeli parıldıyor: Uzay Turizmi

Uzay turizmi veya başka bir deyişle uzaya yolcu taşımacılığında rekabet üç büyüklerin elinde: Elon Musk (Space X), Sir Richard Branson (Virgin Galactic) ve Jeff Bezos (Blue Origin)

Lider şüphesiz NASA ticari uzay taşımacılık sertifikası ile Space X.

Virgin Galactic‘in iş modelinde suborbital / yörünge altı yolcu uçuşları öne çıkıyor. Bu uçuşlarda yolcu sadece atmosferden dünyanın etkileyici manzarasını görmekle kalmıyor, dakikalarla sınırlı olsa da yer çekimsiz ortam deneyimi de yaşayabiliyor. 2021 için planlanan yolculuğun biletleri 250.000 $’dan satışa çıktı ve 600 yolcu 80 Milyon $ depozit ödeyerek rezervasyonlarını yaptırdılar bile!

Jeff Bezos cephesinde, Blue Origin, SpaceX’e rakip olarak yörünge uçuşlarında New Glenn ve Virgin Galactic’e rakip olarak yörünge altı uçuşlarında New Shepard’la ben de uzayda varım diyor. Şu anda New Shepard aktif olarak yörüngeye kargo taşıması yapabilmekte. Amaçları arasında yolcu taşımacılığı da var. Lakin tarih öngörüsü ‘yakın zamanda’dan ibaret.


Eğitim ve Konuşma Başlıkları


‘Bana özel’ Makyaj Malzemesi L’Oréal ile Mümkün!

Şirketlerin teknolojik gelişmelerini gözler önüne serdiği, Las Vegas’ta gerçekleşen CES 2020 fuarında L’Oréal yeni ürünü Perso’yu lanse etmişti. L’Oréal Perso Time’ın her sene yayınladığı, ‘Yılın En İyi 100 İcadı‘ listesinin 2020 versiyonunda kendine yer buldu.

L’Oréal Perso‘nun Time’ın ‘2020’nin En İyi 100 İcadı’ listesinde yer almasının haklı inovatif sebepleri var. Kahve termosuna benzeyen tasarım, kullanıcısına özel ruj, fondöten gibi cilt bakım ve kozmetik malzemesi üretebiliyor. Bunun için tek ihtiyacı: Selfie! Ürünün mobil uygulaması ile çektiğiniz selfie üzerinden Perso yapay zekayı kullanarak cildinizin özelliklerini ve ihtiyaçlarını belirliyor. Buna ek olarak kullanıcı da üründen beklentisini: Cilt kuruluğu, lekelenme karşıtı vb sisteme kaydediyor. Yapay zeka sisteminin beni en hayran bırakan tarafı ise Breezometer ve geo-tech ölçümleri ile hava durumunu, nem, kuruluk, güneş ışınlarının UV seviyesi gibi faktörleri ölçüp, size özel ürün hazırlanmasında değerlendirmeye katması. Perso’nun bulguları ve kullanıcının tercihleri sonucunda ise kişiye özel krem/ruj/fondöten günlük dozda kullanıcı için hazırlanıp o anda üretilip, kullanıma sunuluyor. Perso’nun içindeki krem/makyaj malzemesi biterse de hiç dert yok: Yenilenebilir kartuşlar halinde satılıyor olacak. L’Oréal Perso’nun önümüzdeki yıl satışa sunulması planlanıyor. Fiyatının ise 200-300 $ aralığında olması öngörülüyor.

ÖNGÖRÜ

Kozmetik ve cilt bakım dünyasında ‘kişiye özel’ akımını görüyorduk lakin evimizde bu konfora sahip olmak, o sabahki tercihimize göre ruj rengi ürettirmek sektörü geleceğe taşıyan bir icat oldu.

L’Oréal Perso yapay zeka ve kişiselleştirme trendlerinin yanına artı atarken, bir yandan da Covid-19 karantina sürecinde yükselen ‘evde kişisel bakım’ akımından da fayda sağlayacak. Karantina sürecinin yeniden gündemde olduğu, 2021’de de salgın krizinin devam edeceği öngörülerinin hakim olduğu bu dönemde, hem vakit geçirmek hem ‘kendimize dönüş’ için 2021’in en heyecan uyandıran ürünleri arasına gireceği kuşkusuz.


Eğitim ve Konuşma Başlıkları


Amazon’dan Yeni Hizmet: Amazon Pharmacy

Amazon’un A’dan Z’ye (dikkat ederseniz Amazon’un logosundaki ok da A’dan Z’yi işaret eder) portföyünde her şeyi barındırma mottosuna bir yenisi eklendi: Amazon Pharmacy

Artık (ABD) Amazon.com ve Amazon app’ten kıyafet alır gibi reçeteli ilaçlar da alınabilecek. İlaçlar sigortadan karşılanacaksa bu da sistem üzerinden yapılabiliyor. Amazon Prime müşterilerine limitsiz sayıda sipariş için, 2 gün içinde ücretsiz teslimat hizmeti sunuluyor.

ÖNGÖRÜ

IQVIA’nın araştırmalarına göre ABD ilaç sektörü 500 Milyar $’lık bir pazar ve yılda %7 gibi bir oranla büyüyor. (2020 sonunda -covid etkisi ile- rekor büyüme görürsek şaşırmayalım) Bu büyüklükteki bir sektörü Jeff Bezos es mi geçer sandınız?

Amazon’un ecza işine göz diktiğinin ilk sinyali 2018’de 753 Milyon $’a Pillpack’i satın almasaydı. Pillpack size özel ilaç ihtiyacınızı: doktorla ve sigorta acentesi ile görüşüp, temin edip, günlük içeceğiniz doz ve saat bilgileri kırılımında tek tek paketleyerek size gönderiyor. Ve bundan hiçbir ücret almıyor! Sadece müşteri ilaç parasını ödüyor, başka bir ek maliyeti yok. Göz doldurucu bir hizmet değil mi? İçinde trendlerden: Kişiselleştirme, Yaşlanan nüfus ve sağlık kaygıları, markanın ‘çok seçenek arasından biz senin yerine düşünürüz, çözeriz ve kapına kadar ulaştırırız’ empatik ve çözümcü hizmet anlayışını barındırıyor.

Dün, 17 Kasım’da, ise Amazon Pharmacy duyuruldu. Pillpack’in aynı hizmeti vermeye devam ederek Amazon Pharmacy çatısı altında devam ediyor olması, şemsiye markaya yeni kardeşler gelebileceği izlenimini doğuruyor. Acaba;

Yakında Amazon markalı C Vitaminleri de görür müyüz?

Amazon Türkiye’den de ‘Amazon Eczane açıldı’ haberi alır mıyız?

Diğer e-ticaret ve perakende şirketleri de kendi ilaç tedarik sistemlerini kurarak, yeni oyuncular olarak rekabete dahil olur mu?

Walgreen’s gibi rakipleri ne bekler? Amazon Pharmacy’nin açılması üzerinden daha 24 saat geçmeden, sektörün dev oyuncularından CVS, Walgreens Boots Alliance’ın hisseleri %9, Rite Aid’in ki %15 düştü! Belli ki sektör pastasında dilimler yeniden dağıtılacak.


Eğitim ve Konuşma Başlıkları


 

WhatsApp Shopping neleri değiştirecek?

Çinliler ödeme, iletişim, rezervasyon, para transferi, alışveriş gibi bir çok fonksiyonu WeChat üzerinden yürütüyorlar. Bizlerin elinde ise bu kadar geniş yelpazede kullanılabilen ‘tek’ uygulama yok. Telefon aboneliklerindeki binlerce ücretsiz SMS hakkımıza rağmen mesajlaşmanın monopolü olan WhatsApp bu fırsat alanında kendini geliştirmeye odaklanmış durumda.

Gelecek vizyonunda 3 aksiyon planı var: 1. Shopping (Alışveriş), 2. Facebook Hosting Service (kendi platformu üzerinden Whatsapp Business hesaplarına hosting servisi sunacak), 3. Business Sales (WhatsApp Business sunduğu bazı hizmetlerden ücret alıyor olacak)

WhatsApp Pay

Facebook için 400 milyon kullanıcı ile dünyadaki en büyük pazar: Hindistan. Bu sebeple Hindistan pazarında ihtiyaçları fırsata, fırsatları hizmetlere döndürerek ülke içinde iyice köklenip budaklanmak istiyor. İlk adımını 5 Kasım’da Hindistan’da WhatsApp Pay’i hizmete geçirerek attı. WhatsApp Pay ile kullanıcılar, WeChat’te olduğu gibi para transferlerini uygulama üzerinden, bir mesaj basitliğinde, halledilebilecekler.

WhatsApp Shopping

WhatsApp Shopping’in de eklenmesi ile birlikte, kullanıcılar hiç mobil uygulamadan çıkmadan WhatsApp Business hesaplarının kataloglarından direkt alışveriş yapabilecekler. En kritik kısmı, – Instagram Shop da olduğu gibi – uygulamadan çıkmadan etkileşiminin tamamlanabiliyor olması. İşleyişine örneği aşağıdaki videoda izleyebilirsiniz.

WhatsApp Shopping her işletme için kullanıma açık değil. WhatsApp Business kullanıcısı olmak ve aktif katalog gerekiyor.

ÖNGÖRÜ

WhatsApp Shopping hiç şüphe yok ki, hızlıca benimsenecek ve çok sık kullanılacak. Sonuçta hangimiz online alışveriş yaparken o sayfadan bu sayfaya savrulmaktan hoşlanıyor, tüm adımları geçecek kadar sabırlı oluyor ki?

Buna ek olarak; zaten hepimizin telefonlarında hali hazırda WhatsApp yüklü ve uygulamada uzun süre geçirdiğimiz için arayüzüne aşinayız. Dolayısıyla kullanıcının ek olarak bir şey yüklemesine, komplike yeni bir şey öğrenmesine veya ek bir adımdan geçmesine gerek yok.

WhatsApp Pay ise özellikle Z jenerasyonu – deyimimle: Zençler – arasında hesap bölüşmek için sıklıkla kullanabilir. Akbank’ın mobil uygulaması Tosla’yı zençlerin severek kullanması buna bir delil.


Eğitim ve Konuşma Başlıkları


Dünyada bir İlk: McDonalds Walt Disney Flagship Restoranı

McDonalds’ın Walt Disney World Resort içinde açtığı flagship restoran ihtiyacı olan enerjinin 100%’ünü kendi üretiyor ve kullanıyor. Yani, jargonuyla tam bir ‘Net Zero’!

Yapı, çatısındaki solar paneller ve fotovoltaik cam paneller ile enerji üretiyor. Dikkatinizi çektiyse; park alanındaki ışık direklerinde dahi, park alanını aydınlatacak solar paneller var. Tüm bu teknik donanımlar sayesinde tesis ihtiyacı olan enerji için dış kaynaklara ihtiyaç duymuyor. İhtiyacı olan enerjisiyi kendisi üretip, kullanıyor.

Bitki kaplı yeşil duvarlarsa CO2 emilimi ile suyu tutuyor ve bio-çeşitlilik dengesi sağlıyor.

McDonalds 2015 yılında kendine 2030 yılına geldiğinde gaz emisyonunda %36 düşüş hedefi koydu. Bu restoran hedefe giden yolda bir test merkezi görevi de görecek. Uygulamalardan alınan faydaların değerlendirilmesini takiben ileriki zamanda diğer restoranlara da yayıldığını görmemiz muhtemel.

ÖNGÖRÜ

‘Net Positive’ günümüzün en ışıldayan ve hayatımızda temelli yer edinecek trendlerinden biri. Trendmiles’ın kurucusu Zehra Elif Zevulun’un şu sözünde dile getirdiği gibi geleceğin tüketim gücünü elinde tutan Gen Z’nin kalbine giden yol iklim değişikliğine yapıcı katkılarda bulunanlardan geçiyor. Hangi marka gezegeni, doğayı, ekonomiyi, bio-çeşitliliği desteklerse Gen Z onları el üstünde tutacak. Şirketinizin makro stratejisinde ‘sürdürülebilirlik ve net positive’ kavramları temel değerler arasında yer almalı.

Zehra Elif Zevulun

Kaynak: McDonalds


Eğitim ve Konuşma Başlıkları